Makaleler

SINIRLI İNSAN HAYATI – SINIRSIZ “SAVUNMA HAKKI”

        İnsanlığın doğumla başlayıp, ölümle sonra eren, sınırlı hayatındaki en temel haklardan biridir “Savunma Hakkı”. Önceleri doğaya karşı verilmeye çalışılan mücadelenin içinde görülen savunma, insanlığın gelişerek oluşturduğu hukuk kuralları içerisinde de kişiye bağlı dokunulmaz, devredilmez hak ve özgürlük olarak kendisini göstermiştir. Bugünün evrensel normlarına baktığımızda ise İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 8, 9, 10 ve 11. maddeleri, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin “Adil Yargılanma Hakkı” başlığı altında düzenlenmiş 6. maddesinin 3. fıkrasında yer almaktadır.

        Bu evrensel hukuk ilkeleri, Anayasamızın 90. maddesinin 5. fıkrasında yer alan “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar, kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü ile birlikte değerlendirilmeli ve son cümlede yer alan ” temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmaların” ayrıca ve açıkça, kanun koyucu tarafından ayrık tutulduğu göz ardı edilmemelidir.

        İç hukukta yerel ve temel normların bulunduğu Anayasamızın 36. maddesine baktığımızda ” Hak Arama Hürriyeti ” içinde ” Temel Haklar ve Ödevler” arasında “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle, yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak, iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” şeklinde düzenlenmiş olan savunma hakkı, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemeleri Kanunu, Borçlar Kanunu ve Medeni Usul Hukuku Kanunu vb. kanun maddelerinde de ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Uygulamada, hepimizin savunma hakkını kullanırken karşılaştığı tüm çarpıklıklara rağmen de hukuk âlemine, “adil bir yargılanmanın” yapılabilmesi için adeta normlar tarafından emanet edilmiştir.

        Doktrinde, savunma hakkının dar anlamı ” Bireyin kendine yöneltilen bir isnadı karşılama ve bu isnada cevap verme hakkı.” olarak ifade edilirken, geniş anlamdaki savunma hakkı ” Hak olarak ifade edilen yetkinin kullanımı ya da bir hakka yapılan saldırıyı önleme. ” olarak ifade edilir. Bu şekilde kullanıldığında da yalnızca ceza kanunları dâhilindeki sanık için değil, tüm “dava” kapsamı ile bağlantılı olarak, muhakeme hukukunu ilgilendiren bir kapsama da bürünmüş olur.

        Savunma hakkı, kanunlarda yer alan bir iki istisnai durumun dışında, bireysel bir haktır. Kişiler sahip oldukları bu hakkı isterlerse doğrudan kendileri, isterlerse avukatları aracılığı ile kullanabilirler. Avukatlar, kişiler tarafından seçilebilir ya da yetkili merciler tarafından adalete hizmet etmeleri amacı ile atanabilirler. Avukatlık ücretini ödeyememe gibi bir durumla karşılaşıldığında dahi savunma hakkının kısıtlanmasının önüne geçilecek ve avukat ücretsiz olarak atanacaktır. Avukat ve kişi arasındaki her konuşma, mesleki bir “sır” niteliği taşıdığından, her ne kadar uygulamada mümkünmüş gibi görünmese de, “özel görüşme koşulları” dâhilinde yapılmalıdır. Kişiye ve avukatına “savunmanın” hazırlanabilmesi için makul bir sürenin verilmesi ise kaçınılmaz bir ön koşuldur.

        Bu noktada da avukatın kişinin “savunma hakkını” ne şekilde kullandığı ya da kullanacağı sorunu karşımıza çıkmaktadır. Adalet mekanizmasına olan inancın her geçen gün daha da azalması nedeni ile “hak arama” mesleği olarak tanımlanan “avukatlık”, birtakım kötü zihinlerin elinde “kılıf uydurma”, “menfaat peşinde koşma”, “her ne pahasına olursa olsun, hukuku ayaklar altına alarak ayakta kalma” sloganlarının atıldığı bir meslek grubu haline getirilmeye çalışmaktadır çünkü halk dili ile “işin raconu” bunu gerektirmektedir.

        Sorunlar da böylece meslek grubu içerisinde ardı arkasına dizelenir çünkü savunma hakkına inanmadan savunma hakkını kullanmaya kalkanlarla, onların yanında yetişmeye çalışan bizler arasındaki farklar, gün ışığına çıkar. Bir yanda yıllarca inanarak okuduğumuz kitap kavramlarındaki idealist “adalet” algısı, diğer yanda da ne kadar çok onlardan olunup, bire bin kazanılırsa güçlü olunabileceği algısı. Acaba hangisini tercih etmeli? Savunma hakkını amaç değil de araç haline getiren meslek büyüklerini mi, yoksa “adaleti” mi? Birçoğumuz biliyorum ki bu kavram kargaşası dâhilinde gel gitler yaşıyoruz ve avukatlık mesleğinden el etek çekip, avukatlık mesleğine olan saygımızı yitirmeye hazırlanıyoruz. Etrafımızdaki herkes de bizleri bunu düşünmeye sevk ediyor. Hukuk eğitimi verdiğini iddia eden profesör, en yakın arkadaşlarından bahsederken ” ben akademisyen oldum, onlar avukat ” derse, hâkimlik ve savcılık mesleğini yukarıda saydığım nedenlerden ötürü tercih edenler “avukatlığın sahtekârlık ve paragözlük” olduğunu düşünürse, yanlarında mesleğe başladığınız avukatlar ” avukatlık yalancılıktır der ya da ne yazık ki avukat oldum ” diye avukatlığı betimlerse, halkın ve ailelerin inançsızlığı da buna eklenirse, salt kanunlarda yer alacak olan savunma hakkı da sınırlı insan hayatındaki, sınırsız olma niteliğini yitirir ve raflara kalkıverir işte.

        Geride adalet yoksunlarının sahip olduğu bir ” savunma hakkı ” algısı kalır ve bu hem birey açısından hem de bireyin toplumdaki yeri açısından büyük bir çıkmaz sokak kapısının da aralandığı anlamına gelir. Kişinin, kişiye karşı, kişinin devlete karşı sahip olduğu ” savunma hakkı ” kavramı da, avukatlık mesleğinin kutsallığı da yok olur. Av. Yasin DIVRAK ve Av. Ahmet Hasan KILIÇ’ın da belirttiği gibi savcının kendisini ” koruyucu “, hâkimin kendisini ” memur “, avukatın da hukuku ” menfaat aracı ” olarak gördüğü bir hukuk düzeninde ise en iyi kanunların dahi uygulamada hiçbir anlamı olmayacaktır. Bu yüzden her kim ne derse desin, neyi iddia ederse etsin bu sınırlı insan hayatına tesadüfen gelmiş bazı insanların, yalnız kalmaktan kaçınmadan, o ütopik kavramlar bir nebzede olsa gerçeğe dönüşsün diye mücadele ile baş başa yaşaması gerekir.

        Hangi mesleği icra etmeyi tercih edersek edelim, hepimizin bir gün “savunma hakkına” ihtiyaç duyabileceğini unutmayalım. O halde alacağımız avukatlık ruhsatını da “savuma hakkı sınırları” dâhilinde insanlar adına, sınırsız insanlık için kullanmayı ilk ilke edinelim. Paranın, kişisel egoların ve menfaat duygularının satın alamadığı değer yargılarından hareketle, bir elin beş parmağını dahi oluşturamasak da, sınırlı insan hayatındaki ” savunma hakkını ” avukatlık mesleği aracılığı ile ayakta tutalım.

Stj. Av. Derya BAYKAN
Ankara Barosu Staj Eğitim Merkezi Konuşma Salonu

* Yazıdaki eleştiriler, hayatı boyunca “hukuk” mücadelesi vermiş meslek büyüklerine değil, bu büyüklüğe hiçbir zaman sahip olamayanlara ve olamayacak olanlara yöneliktir.

Paylaş